TÜRK TOPLUMUNDA KADININ YERİ, KURTULUŞ SAVAŞI, CUMHURİYET VE TÜRK KADIN HAKLARI, ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ, YÖNETİM BİÇİMİMİZ VE DEMOKRASİ

TÜRK TOPLUMUNDA KADININ YERİ, KURTULUŞ SAVAŞI, CUMHURİYET VE TÜRK KADIN HAKLARI, ATATÜRK İLKE VE DEVRİMLERİ, YÖNETİM BİÇİMİMİZ VE DEMOKRASİ

490.jpg

 21 Mart 2002 tarihinde Malatya Halk Eğitim Merkezi salonunda okuma yazma kursuna katılanlara konferans biçiminde sunuldu. Metnin hazırlanmasında A. AFETİNAN’ın, “Atatürk Ve Türk Kadın Haklarının Kazanılması Türk Kadınının Tarihsel Gelişimi” (MEB Yay. 4. Baskı, İstanbul 1982) adlı yapıtından büyük ölçüde yararlanılmıştır.

Süleyman ÖZEROL/Araştırmacı-Gazeteci * 

Her çağdaş toplumda kadın, erkekle birlikte düşünülür. Bu nedenledir ki, kadının toplumsal hakları vardır. Şairin dediği gibi, “analardır adam eder adamı”. Ailenin belkemiğidir kadın. Bu nedenledir ki, “Cennet anaların ayakları altındadır.”

Türk toplumunda kadının yeri ve haklarını üç dönem içinde sunmak istiyorum.

  1. İslamiyet’ten Önce Türk Kadını
  2. İslami Dönemde Türk Kadını
  3. Günümüzde Türk Kadını
  1. İslamiyet’ten Önce Türk Kadını

 Anadolu’da yaşamış olan eski uygarlıklarda kadının konumu ile ilgili tarihsel belgelere yansıyan bazı noktaları sunalım.

Anadolu-Asur İlişkilerinde: Kadının senet yapma-mühürleme, dava açma, tanıklığının kabul edilmesi, ticari işleri yürütme gibi konulara rastlıyoruz; tek eşlilik var.

Hititlerde (Dört bin yıl önce): Hititlerin çok tanrılı dinlerinde tanrıçaları da var. Kraldan sonra annesi yetkili, kral ve kraliçenin ortak imzalı fermanları, kadının mülkiyet hakkı gibi konulara rastlıyoruz. Bugün “başlık” dediğimiz konunun o zaman da var olduğu anlaşılıyor.

Sümerlerde (Altı bin yıl önce): Sümerlerin çok tanrılı dinlerinde toprak ve bereket tanrıçaları var. Evlenmede ailenin rızası alınıyor; ana kabul etmezse nikâh bozulabiliyor. Kız ve erkek çocukları mirastan eşit pay alıyor. Erkek kadını boşamak isterse kadın mahkemeye başvurabiliyor. Ev ve aile konusu kadına bağlı…

İskitlerde (Yaklaşık 2700 yıl önce): Kadınlar da erkekler gibi ata biniyorlar, silah kullanıyorlar, savaşa katılıyorlar. Toplumsal yaşamda erkeği ile birlikte.

Hunlarda (İki bin yıldan fazla bir zaman önce): Hatun, kralla birlikte devleti temsil ediyor. Nakış, şiir, müzik sanatlarıyla uğraşıyor.

Göktürkler-Uygurlarda: Evlenmede “kalıng” (Kalın/Başlık) geleneği var. Kadın kutsal sayılıyor ve kadına tecavüzün cezası ölüm! Genç kızlar silah kullanıyor. Çocukların eğitiminden anne sorumlu… Aile yaşamında kadın-erkek eşitliği var. Dinlerinde kadın, gök ve güneş tanrılarını simgeliyor. Kadın, giyiminde kapalı değil.

  1. İslami Devir

İslamiyet’te, kadın ve erkeklerin emir ve yasaklar karşısında ayrılmadığı; “Ey insanlar”, “Ey müminler” gibi genel hitaplar bulunduğu halde zaman içinde kadının toplum içindeki yeri geri plana itiliyor. Özellikle cinsel ahlak kurallarında bunu daha çok görebiliriz. Evlenmede kadının söz sahibi olmaması, erkeğin “boş ol” sözü ile hak sahibi sayılması gibi… Ayrıca kadına toplumsal yaşamda yer verilmemesi, birçok haktan mahrum bırakılması da ayrı bir gerçek.

Orta Asya: Toplumsal yaşamda kadın-erkek birlikteliği var, kadının ekonomik alanda üretkenliği var… Karahanlılar’ın son dönemlerinde geleneklerden uzaklaşma…

Selçuklu: Günlük yaşamda, akınlarda Türk erkeği ile hareketli bir yaşam içinde. Hatunların da hakanlar gibi sözü geçiyor. Dede Korkut; “Ana hakkı, tanrı hakkı” diyor.

Osmanlı: Osmanlının ilk dönemlerinde kadının olumlu durumda olduğunu, XVI. Yüzyıldan itibaren ise durum değiştiğini görüyoruz. 1517 yılında hilafetin alınması, şeyhülislam ve fetvaların etkinliği, medrese kültürünün baskın çıkması gibi konular nedeniyle karanlık orta çağdan kurtulmaya çalışan Avrupa’nın yanında Osmanlı karanlığa gömülmeye çalışılır. Bilim-teknik ve aydınlanma hareketleri ayıp, yasak, günah kavramlar ile önlenmeye çalışılıyor, önleniyor. Böylece, eski Türk töresi gerilemeye başlıyor. Arap-Fars kültürüne önem artıyor. Arapça ve Farsça dilleri etkin olurken Türk dili ve Türk halkı geri plana itiliyor. Bu durumdan kadının konumu da olumsuz yönde etkileniyor. Sarayda oluşan haremlik-selamlık uygulaması zamanla beylerin, vezirlerin konaklarında uygulanmaya başlıyor. Osmanlının hareminde birçok ulustan, birçok dinden güzeller yer alıyor…

Saray-konak çevresi süslenme, eğlenme, gezme, hamam sefası gibi işlerle uğraşırlarken, Anadolu kadını erkeği ile birlikte günlük yaşamda birlikte ve üretime katılıyor.

Kadının miras hakkı kısıtlı, erkek çocuklar mirastan iki pay, kız çocuklar bir pay alıyor. İki kadının tanıklığı bir erkeğin tanıklığına eşdeğer… Kapanma-örtünme konularındaki ayet ve hadislerdeki yorum farklılıkları zamanla kadının kara çarşaf ve peçenin içine sokulmasına neden oluyor. Oysa bazı tarihçiler çarşaf ve peçenin Anadolu’da önceden yaşamış olan Bizanslardan kaldığını belirtiyor. Kadının sokağa çıkması, erkeği ile birlikte yürümesi, çocuklarını sevmesi ve benzeri konularda getirilen kısıtlama ve yasaklar var.

Sarayda ve konaklarda zengin kadınlar okullar, medreseler, vakıflar açıyorlar, hamamlar, camiler yaptırıyorlar. Acaba Osmanlı döneminde bunlardan kaç kadın yararlanıyor dersiniz? Eğer kadın bunardan yararlanmış olsaydı toplumumuzdaki kadınların % 90’dan fazlasının okuma yazma bilmemesi olmazdı.

1844 yılında bir mezar taşına bakınız neler yazmışlar?

“Karı dırdırından ölen Esseyid Halil Ağanın ruhuna…”

Acaba bu ağanın kaç eşi, kaç çocuğu vardı? Acaba ekonomik durumu nasıldı? Öldüğünde kaç yaşındaydı? Kadınları böyle bir biçimde horlamak hiç de hoş değil.

Vapur ve tramvaylarda perde ile ayırma var, kadınların parklara girmesi de önlenmeye çalışılıyor.

Bilim tekniğin gelişmesi, yabancı dillerin öğrenilmesi, şiir, müzik ve bazı diğer güzel sanatlara yönelmeler görülüyor. Kimler mi? Yine saray ve çevresi…

1870’de Kız Öğretmen Okulu açılıyor, öğretmen yok…

Nigar Hanım, Makbule Hanım gibi şair ve yazarlar yetişiyor. Ayrıca Halide Edip…

Şair Tevfik Fikret;

“Elbet sefil olursa kadın, alçalır beşerdiyor.

 Yani, “Kadının durumu kötü olursa, insanlık onuru zedelenir.”

Halkımızın “Seferberlik” olarak adlandırdığı I. Dünya Savaşı sona erdiğinde Osmanlı Devleti savaşta birlikte hareket ettiği devletlerle birlikte yenik sayılmış ve Sevr antlaşması hükümleri gereğince Anadolu dört bir yandan işgal edilmeye başlanmıştı.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa Amasya’da yayınladığı genelge, Erzurum ve Sivas’ta topladığı kongrelerle halkımızın kendi çabası ve gücü ile düşman işgalinden kurtulacağını bileceğini bildirmiştir. Bunun üzerine kadınlarımız da işgalcilere karşı protesto mitingleri düzenlemeye başlamışlardır.

20 Mayıs günü Çağdaş Kadınlar Derneği adına Sebahat Hanım; 22 günü Kadıköy’de 23 Mayıs günü Sultanahmet’te Halide Edip Hanım kadınlara önderlik ederek söylevler vermişlerdir. “Yarın var, çocuklarımız var” diyen Halide Edip’in söylevleri önem taşımaktadır. İzmir, İstanbul, Denizli, Kastamonu, Trabzon, Giresun, Zonguldak, Seydişehir ve daha birçok yerde kadınların yaptıkları protesto mitinglerinden rahatsızlık duyan işgalciler Osmanlı hükümetine protesto mitinglerini yasaklattırırlar. Çünkü artık Osmanlı hükümeti onların güdümündedir.

Tanzimat, Meşrutiyet derken savaşlar dönemi başlar, cephelere gidip de gelmeyenler geride birçok dul ve yetim bırakırlar. Onlar, Kurtuluş Savaşı döneminde Nazımın deyimi ile “Bizim kadınlarımız” olarak hem cephede erkeğinin yanında savaşarak hem de örgütlenerek bilinçlenirler. Halide Edip,

5 Kasım 1919’da Sivas’ta Anadolu Kadınları Vatanı Savunma Derneği kurulur. Bu derneğin ilk toplantısında (28 Kasım) Makbule Hanım şunları söyler; “Susmayacağız! Hatta erkekler sussa bile, biz susmayacağız!” Sivas’ta kurulan derneği Ankara, Amasra, Kayseri, Niğde, Erzincan, Burdur, Pınarhisar, Kangal gibi birçok yerde açılan dernekler izler.

Bu derneklerin görevleri:

  1. İşgalcileri protesto mitinglerine katılmak
  2. Dernekler kurmak
  3. Cepheye silah taşımak
  4. Cephane yapım yerinde çalışmak
  5. Ordunun, askerin yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılamak
  6. Yardım toplamak
  7. Göçmenlere ve kimsesizlere yardım etmek
  8. İşgalleri protesto eden mektup ve telgraflar çekmek
  9. Silahlı mücadeleye katılmak

23 Nisan 1920’de Ankara’da TBMM kurulur. Bu ilk mecliste kadınların da nüfuslarının sayılması kabul edilir. Artık halk İstanbul’a değil Ankara’ya güvenmektedir. Bu nedenle Ankara’nın çağrılarına kulak vererek ülkemizi işgal eden düşmanlara karşı başlatılan mücadelede TBMM’nin yanında yer almaktadır. Oluşturulan Ulusal Kuvvetler Anadolu’nun dört bir yanında düşmanlarla savaşmaya başlarlar. M. Kemal Paşa ve arkadaşlarının önderliğinde başlatılan Ulusal Kurtuluş Savaşı çeşitli cephelerde sürer. Urfa, Antep ve Maraş savunmaları bizzat halkımızın da katıldığı savunmalardır. I. Ve II. İnönü Savaşları, Sakarya Zaferi, Büyük Taarruz ve Başkumandan Meydan Savaşı (26-30 Ağustos 1922) sonucu Büyük Zafer kazanılır.  Başkumandanın, “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” komutu ile son düşmanlar da yurdumuzdan atılır.

Kurtuluş Savaşında erkeğinin yanında yer alan Türk kadını cephe gerisinde de görevini yapmıştır. Arabası ile cephane taşıyan kadının sırtında küçük çocuğu vardır. Yağmur yağmaya başladığında çocuğunun üzerindeki örtüyü cephanenin üzerine örter.

Anadolu halkı Ulusal Kurtuluş Savaşında cephede olduğu kadar cephe gerisinde de düşman güçlerinin çeşitli eziyetleri ile karşılaşmışlar, acı ve üzücü olaylar yaşanmıştır. Atatürk İzmir’e girerken geçtiği yollarda dizilen kadınlar O’na minnetlerini sevgi ve saygı gösterileriyle dile getirmişlerdir.

Yedi düvele karşı zaferimizi hazmedemeyen Avrupa’nın tutumu ile ilgili olarak İngiltere Başbakanı Loyd Corc’un şu sözünü aktarmak istiyorum:

“Dünyanın beklediği son dahi, bir anda Türkiye’de çıktı. Hem de bize karşı. Bütün dünyaya karşı…”

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının önderliğinde Türk halkının zaferi ile sonuçlanan Kurtuluş Savaşı ertesinde, 28 Ekim 1922 Lozan görüşmelerine Ankara hükümeti çağrılır. 14 Temmuz 1923’de sonuçlanan görüşmelerde Batı, yeni Türk devletini kabul etmek zorunda kalır.  Bu görüşmelerde Mustafa Kemal Paşanın yönlendirmesi ile İsmet Paşanın taktikleri çok önem taşımaktadır. 

  1. Cumhuriyet Dönemi

Dünya da artık yeni Türk Hükümetini kabul etmiş ve 600 yıl süren Osmanlı hanedanlığı sona ermiştir. 29 Ekim 1923’de cumhuriyet ilan edilir ve Meclis Mustafa Kemal Paşayı cumhurbaşkanlığına seçer. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Egemenlik kayıtsız koşulsuz Türk ulusunundur” ilkesi ile kurulan TBMM, ulusun ve ülkenin daha ileri bir düzeye taşınması için değişiklikler ve yenilikler yapmaya başlar. Bu değişikliklerin ve yeniliklerin mimarı Mustafa Kemal Paşadır. O’nun ileri görüşlülüğü ve ulusseverliği bu yenilik ve değişikliklerde de kendini gösterir.

Bilimi yol gösterici olarak kabul eder ve savaş meydanlarında zafer kazanmakla her şeyin bitmediğini, özellikle eğitimin önem taşıdığını, bilim ve tekniğin dışında yol gösterici aramanın sapkınlık ve dalgınlık olduğunu belirtir.

1921’den sonra İstanbul Üniversitesine ilk kez kız öğrenci kabul edilir. 1922 Eylülünde İstanbul Tıp Fakültesine 7 kız öğrenci alınır. Kız öğretmen okulu, lise, kız sanat okulları açılır. Öğretmenlik, bankacılık, havacılık, sahne sanatları, edebiyat ve güzel sanatlar, iş-ticaret, spor, hukuk, serbest meslekler kadınlarımızın ilgi duyduğu ve atıldığı meslekler arasındadır. Kadınlarımıza kendine güven ve benlik duygusu kazandırılmıştır.

3 Mart 1924’de hilafet kaldırılır, Eğitim Öğretim Birliği Yasası kabul edilir. Hukuk ve eğitim alanında yenilikler ve değişiklikler yapılır. Ülkemizin birçok yerinde okullar açılır, ilköğretim zorunlu ve devlet okullarında parasız olur.

1926’da Medeni Yasa ile kadınlara birçok haklar tanınır. Bu yasanın önemli iki konusunu sunuyorum.

  1. Çok kadınla evlenmenin kaldırılması
  2. Boşanma hakkının kadına da tanınması

Daha önceleri 11-12 olan evlenme yaşı 17’ye çıkarılır. Aile yaşamına koruyucu önlemler getirilir. “Aile toplumun temelidir” anlayışı hâkim olur.

1927 yılında okuma yazma bilmeyen erkek % 70, kadın % 90; toplumun % 80’i okuryazar değil. 1 Kasım 1928’de yeni Türk harfleri kabul edilir, okullar yaygınlaştırılır; ulus okulları ile 15-45 yaş arası halkımızın büyük bölümü okuryazar olur. 1929’da ders kitapları yeni harflerle basılır.

1928’de ilk kez kadın avukat baroya kaydolur.

Kadının iş yaşamı ile ilgili konular uluslararası anlaşmalara uygun olarak düzenlenir. Kadının ekonomik yaşama katılması köy ve kent yaşamına göre değişmektedir.

Kamu hukuku açısından da siyasal haklar tanınır. Çünkü ulusu erkek ve kadın temsil eder. Demokraside kadın-erkek ayrımı yapılmaz. 3 Nisan 1930’da kadınların yerel yönetimlerde seçme ve seçilme hakkı, 5 Aralık 1934’te milletvekili seçilme hakkı tanınır. 1 Mart 1935’te TBMM’de 15 kadın milletvekili bulunmaktadır. Mihri Pektaş da Malatya’dan milletvekili seçilmiştir. Bugün mecliste kaç kadın milletvekili var dersiniz?

Dünyanın birçok ülkesinde kadın hakları yokken, Atatürk zamanında kadınlarımıza haklar tanınarak toplum içinde yerleri almaları sağlanmıştır. Ancak cehalet, tutucu düşünceler, kadınlarla ilgili yanlış dinsel yorumlar ve saplantılar ile erkeklerin bencilliği kadınlarımızın eşitliğe ulaşmasındaki engellerin başında gelir.

Aile, toplumun temeli olarak kabul edilir. Bu, Anayasamızın 41. Maddesinde ; “Aile Türk toplumunun temelidir. Devlet ailenin, ananın ve çocuğun korunması için gerekli önlemleri alır. Ailenin huzur ve refahı toplumun huzur ve refahıdır”  biçiminde yer almıştır.

Aile bireylerinin birbirinin düşünce ve kanaatlerine saygı duyması gerekir. Çağdaş ailelerde kadın ve erkek eşit hak ve yetkilere sahiptir. Geçim derdi, kederler ve sevinçler ortak paydalardır. Ailenin itibarına özen gösterilir.

Atatürk; “Kadının en büyük görevi analıktır”, “İlk eğitim veren yerin aile olduğu düşünülürse bu görevin önemi daha da anlaşılır” diyerek bir eğitimci kişiliğiyle değerlendirme yapar. Eğitimbilimciler, insan kişiliğinin 3-5 yaş arasında oluştuğunu belirtirler. Kadını yetiştireceksiniz ki, o da çocukları yetiştirsin. Atalarımız, “Ana öğüdü öğütlerin anasıdır” sözüyle konuyu ne güzel dile getirmişlerdir. Şairin dediği gibi, “Analardır adam eder adamı…”

Savaştan çıkmış ve yeni kurulmuş bir devlet olarak, borç almadan, paramızın dolara başa baş olduğu 1923-1938 yılları arasında ülkemizin yöneticisi olarak M. Kemal Atatürk’ün hizmetleri unutulmazdır.

Peki, Atatürk nasıl olmuş da bunları başarabilmiştir? Bütün dünyanın takdirini nasıl kazanmıştır? İşte bu soruların yanıtını atatürk ilke ve devrimlerini kısaca açıklayarak vermek istiyorum.

Atatürkçücüğün Temel İlkeleri

  1. Cumhuriyetçilik: çağımızda en uygun yönetim biçimi cumhuriyettir. Cumhuriyet yönetimi de demokrasiden ayrı düşünülemez. Atatürk bu konuda şunları söyler:

“Türk ulusunun yapısına en uygun yönetim biçimi cumhuriyettir. Cumhuriyet yönetimi demek demokrasi sistemiyle devlet biçimi demektir.”

  1. Devrimcilik: Demokrasiyi gerçekleştirmek, ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak için köklü değişiklikler ve yenilikler yapılması gerektiğine inanan Atatürk, var olan kurumların yerine yenilerinin konulması ve halkımızın yararına, çağdaş bilimden yana, aydın düşüncenin egemen olmasını istiyordu. Bunun için eğitimden hukuk alanına, giyimden ekonomiye kadar birçok yenilik ve değişiklikleri gerçekleştirdi. Bunlar devrimcilik ilkesinin gerekleridir. Devrimi ihtilal ile karıştırmamak gerekir. İhtilal an meselesidir, devrim ise süreklidir. Bunun içindir ki Atatürk; Türkiye Cumhuriyetini, devrimleri gelecek kuşaklara emanet etmiştir.

Bir de bunun tersini düşünelim; hala bin, bin beş yüz yıl öncesinin özlemi içinde olan insanların düşüncelerini… “Kadın kısmı okumaz”, “Kadın kısmı okuyup da ne olacak?” gibi düşünceleri… İşte bunlara da gerici diyoruz. Gericiler, ülkemizin ilerlemesindeki en büyük engellerdir. Osmanlı imparatorluğunun yıkılışını anımsayınız. 600 yüz yıllı imparatorluğun yıkılmasında da bunların büyük etkisi olmuştur.

  1. Devletçilik: Halk çoğunluğunun yararına, halkın da katılımıyla devlet eliyle işler yapılır. Yapılan yatırımlar devlet+özel sektör işbirliği ile yürütülür. Karma ekonomi dediğimiz model Atatürkçülüğün devletçilik ilkesinin özetidir.
  2. Halkçılık: Her şey halk adına, halk için yapılmalıdır. Halkın söz sahibi olması gereklidir. Halkın yararı ve çıkarına öncelik tanınmalıdır.
  3. Ulusalcılık (Milliyetçilik): ulus, kendi benliğini tanımalı, diğer ulusların içinde yerini almalı, ulusal bilince sahip olunmalı, başka ulusların da haklarına saygı duyulmalıdır. Ulusçuluğu ırkçılıkla karıştırmamak gerekir. Atatürk ülkemizde yaşayan tüm ulusları bir görmüştür.
  4. Laiklik: Milletvekillerinden biri Atatürk’e sorar:

“Laiklik, laiklik diyorlar; nedir bu laiklik?

Atatürk yanıtlar:

“Adam olmaktır hocam, adam olmak!”

Laiklik, en temel insan haklarına saygı demektir. Bu hakların başında özellikle düşünce ve inanç özgürlüğü gelir. Kul ile tanrı arasına kimsenin girmemesi, kişinin kendi özgür iradesi ile hareket etmesi, dinini kişisel ve toplumsal konularda çıkarlara alet edilmemesi, saygınlığının korunması laikliğin özünü oluşturmaktadır. Atatürk’ün, “Adam olmak” deyimindeki kastı budur; özgür iradeye sahip yurttaşlar yetiştirmek…

Laiklik, demokrasinin olmazsa olmazıdır. Laiklik olmazsa özgür irade olmayacak, aydınlık olmazsa karanlık olacaktır. O zaman da demokrasi olmayacaktır. Atatürk’ü “dinsiz”, laikliği “dinsizlik” sananlar Atatürk’ü, ilke ve devrimlerini öğrendikleri zaman ne kadar yanıldıklarını anlayacaklardır. Bu konuda Atatürk’ün yaptıklarına örnek olarak şunları verebiliriz. Kuranı, hutbeleri, ezanı Türkçeleştirerek herkesin anlamasını sağlamış, dinimizi çıkarlarına alet ederek zedeleyenleri önlemeye çalışmıştır.

Halkımızın inanç ve ibadetlerine müdahale edenler ellerini halkımızın vicdanından çekmedikleri sürece daha çok karmaşa yaşayacağımız bir gerçektir.

Yönetim Biçimimiz ve Demokrasi

 Dünyadaki yönetim biçimleri hakkında kısaca bilgi verdikten sonra demokrasi üzerinde durmak istiyorum.

  1. Monarşik Devlet: Tek kişinin (kral, padişah, sultan…) yönetimine dayalı yönetim biçimidir.
  2. a) Mutlak Monarşi: Tek kişini yönetimi
  3. b) Meşruti Monarşi: Tek kişinin yanında meclis de vardır. Ancak yine de yöneticinin dediği olur.
  4. Teokratik Devlet: Dinsel kurallara göre yönetimdir (Vatikan, İran gibi). Yönetici tanrı adına yönetir.
  5. Oligarşik Devlet: Bir grubun-zümrenin yönetimidir. Halk söz sahibi olmadığı gibi, yöneticiler de halka karşı sorumlu değildir.
  6. Demokratik Devlet: Halkın egemenliğine dayalı yönetim biçimidir. Bunun için demokrasi kavramı üzerinde duralım.

Demokrasilerde;

 * Halk egemenliği esastır. Demokrasiye, “Halk Yönetimi” de diyebiliriz.

* Özgürlük ve eşitlik ilkesi: Temel halk ve özgürlükler bireyin vazgeçilmez haklarıdır. Birey bunları kullanırken özgür olmalıdır. Ulusun ortak yararı ve devlet varlığı söz önünde bulundurulmalıdır. Bireyin özgürlüğü başkasına zarar verdiği anda biter. Bu nedenle özgürlükler yasalarla sınırlanmıştır.

* Genel oy ilkesi: Yöneticisini halk kendisi seçer, kendisi uzaklaştırır. Hem merkezi yönetim hem de yerel yönetim halkın seçimi ile belirlenir. Bu konuda oyun önemi vardır.

  1. a) Milletvekilleri, Meclis, hükümet, cumhurbaşkanı… Bunlar yasama, yürütme ve yargı organları ile ülkeyi yönetirler.
  2. b) Yerel yönetimler: Belediye başkanı, belediye meclisi, il genel meclisi, muhtar ve üyeleri…

* Çoğulculuk: halk çeşitli partilerde, derneklerde, sendikalarda ve benzeri kuruluşlarda örgütlenme hakkına sahiptir. Böylelikle birçok düşünce demokrasilerde temsil edilir.

* Çoğunluk: Oyu çok olan siyasi parti ya da partiler kazanır, çoğunluğun görüşü egemen olur.

* Muhalefet: İktidarı denetler…

Eğer demokrasilerde bu ilkeler işlemiyorsa sorun var demektir. Demokrasinin işlemesi için bu ilkelerin tarafsızlık içinde uygulanması gerekir.

Demokrasinin olmadığı yerde halkın, bireyin onuru, insanlık değerleri önem taşımaz. Atatürkçü düşünce, insan değerlerine saygı gösterilmesini ister. İnsanın özgür iradesi, bağımsız düşüncesi, bilimin ve aklın önderliği ile hareket edildiği takdirde ülkemiz aydınlanacak ve çağdaş demokrasi gerçekleşecektir. İşte o zaman toplumsal barış ve mutluluğumuz daha da sağlamlaşacaktır.

* Eğitimci-Araştırmacı-Gazeteci/Atatürkçü Düşünce Derneği Malatya Şubesi 2000-2002 Dönemi Malatya Şube Yazmanı
Reklamlar
Eğitim, Şiir içinde yayınlandı | Yorum bırakın

SEYİTHAN KARAKUŞ, İLKİM KARAKUŞ’TAN “GICI DEDE” VE “BEBEK” BABAANNE

SEYİTHAN KARAKUŞ, İLKİM KARAKUŞ’TAN “GICI DEDE” VE “BEBEK” BABAANNE

page

 16 Eylül 2011, erken kalktım, Emeksiz’de kahvaltı yapıp geldim. İbrahim’in dükkânında babamın gelmesini bekledim. Babam geldi, köy garajına gittik. Bahadır Avcı’nın arabası (minibüs) ile yola çıktık. Yolda Seyithan Karakuş ile sohbet ettik epey bir zaman. Çeşitli konularda sorularım oldu, yanıtladı.

Hüseyin Efendi, 1926 yılında Mezirme’de öğretmenliğe başlar, 1931 yılında askere gider. Dönüşte Erzurum’a verilir.

Yeni yazıya geçildiğinde Deli Cafar okula gelir, tahtaya yazılmış olan yazılara bakar, kendi kendine söylenir: “Desene dünyaya Fransızlar hâkim oluyor!”

Karadirek… Jandarma Yüzbaşısı İbrahim Erton emir vermiş denirdi. Karadirek parçalanmış, Pabucu da saklamışlar.

Serencamı Adıgüzel… Adıgüzel babamın adı… Babam seferberlikte Rusya’ya esir düşmüş. Nasıl esir düştüğünü, dekovillerle Sibirya’ya götürülüşlerini, orada karşılaştığı olayları, gözlemlerini, mübadele ile dönüşünü ve köyde karşılaştığı olayları günlük tutarak yazmış. “Serencamı Adıgüzel” adını verdiği eski yazı notlar Türkçeye çevrildi. Hâkim Ali Özçelik’te…

Seyithan KARAKUŞ: 1926 (Aslı 1924), Emekli Memur, Arguvan Armutlu Köyü (Kuşu)

Seyithan Karakuş, 17 Eylül 2016 vefat etmiş.

“GICI DEDE” VE “BEBEK” BABAANNE

 

 İlkim KARAKUŞ

ilkim

Babaannemi kaybettikten 6 ay sonra dedemi de kaybetmişiz. Çocukluğumu babaannem ya da dedemsiz düşünemiyorum, sanki çocukluğumun bir kısmı yok olmuş gibi geliyor şimdi. Hikâyelerini anlatmak yokluklarıyla başa çıkmama yardımcı oluyor; vardılar çünkü.

Babaannem, “bebek hala”. Adı Rukiye ama çoğu insan bilmez adını. Kendisinden birkaç çocuk önce doğup ölen ablasının adıymış Rukiye. Sonra babaanneme onun nüfus cüzdanını vermişler, ama öyle güzelmiş ki, kimsenin içinden gelmemiş ona Rukiye demek. Adı bebek kalmış. Hakikaten de tam bir bebekti. Şımarmanın, zıtlaşmanın, prensesliğin bu kadar yakıştığı başka bir insan tanımadım. Bazen bir şeyler tam olarak istediğim gibi olmadığında huzursuz olduğum zaman “aha bunlar hep babaannem” diyip gülüyorum. Birileri ne zaman “yav he he” dese, benim aklıma babaannem geliyor. Zamanı geri döndürüp izletseniz de bildiğinin aksine ikna edemezdiniz, dışından “he gurban he” derdi ama anlardınız aslında o çelik gibi iradeyi gıdım kıramamışsınız, fikrini zerre değiştirememişsiniz. Babaannem kalçasını kırıp ameliyat olduğunda yanında kaldım bir gün, uyursam bir şeye ihtiyacı olur da uyanırsa beni uyandırmaya kıyamaz diye, hiç uyumadım. Babaannem (kelimenin tam anlamıyla) horul horul uyudu. Sabah uyanınca sordum, “babaanne iyi uyudun mu?”, “yook gurban”, dedi, “gözümü gırpmadım”. Ne yapsam aksine ikna edemezdim, gene de “sanki arada uyudun babaanne?” dedim. “yok”, dedi, “gözümü dinlendirdim”. Bana yıllarca bakan, üzerimde emeği olan bu güzel kadın, ona bakmak için hastanede kaldığım o BİR gün için o kadar çok minnet duydu ki, ona kendisini o 1 gün için teşekkür ettirecek kadar değersiz hissettiren dünyadan bir kere daha nefret ettim.

Yürümekten hep nefret etmiş bir insan olarak sanırım en çok babaannemle yürüdüm. Şimdi bambaşka bir ülkede yürümeyi sevmişken ve her gün yürürken benim “babanneeğğğ arabaya bineliiğğm” zırlamalarıma “kölkeden kölkeden yavvaaş yavvaaş yürürüz” deyişini hatırlayıp gülüyorum ve yolun gölge tarafına geçiyorum, babaannemi çok özlüyorum.

Dedem ise bambaşka bir hikâye…

“Hacı Seyit” yazılıp, “Hasseyt” okunuyor. Beni severken, “Gıcı Gıcı” dediği için, benim için “Gıcı Dede”… Dedem benim için kendine değer vermenin, yaşam isteğinin tanımıydı. Benmerkezci idi ama yardım etmeyi de severdi. Daha doğrusu aracı olmayı… Dedemde telefon numarası olup da “bilmem kim bilmem kim var, bilmem ne bilmem ne lazım, bi hallediver” diye bir konuşma yapmamış olan pek fazla insan olduğunu hiç sanmıyorum. Talep ettiği yardım gelmediğinde de kişisel algılardı, sanki ayıp kendisine edilmiş gibi. Bazen bu benmerkezciliği yorsa da, bana sevimli geliyordu. Meyvenin güzel olanını kapmaca, çikolataları dedeyle paylaşırken zamanla yarışmacaya bozulmamayı öğrenmiştim -muhtemelen herkesten çok benim güzel meyveyi almama ve çikolataların çoğunu yememe izin verdiği için. Yirmi sekiz yıldır aldığım çok az hediye dedemin çok sevdiği bahçesindeki çok sevdiği ağaçlarının dallarına ipler, borular, demirler bağlayarak benim için yaptığı oyun parkı kadar özeldi.

Çok eski zamanları en küçük detaylarına kadar hatırlamayı, kesme/biçme/dikme merakımı da dedeme borçluyum. Bodrumdaki atölyesini karıştırmama, dağıtmama, duvarları boyamama, yakmalık odunlara rastgele çivi çakarak ona bir ton iş çıkarmama hiç laf etmediği için minnettarım. Bir şey yaparken, yazarken, düşünürken tıkandığımda, “du bakiym” deyip gözlüğümü taktığımda, “dur görem” deyip gözlüğünü takan dedeme benzetiyorum kendimi. Anlattığı “Ezgi İle Büzgü” masallarını, anılarını, şiirlerini, hikâyelerini bir yerlere yazmadığım için çok üzgünüm.

Bu fotoğrafı çektikten hemen sonra babaannem öksürmeye başlamıştı, dedem de “bana alerjisi var” diyip bozulmuştu. Baban nem de “hay dramana” manasında temiz bir “öf” çekmişti. Ben o kadar çok gülmüştüm ki, onlar da gülmeye başlamıştı. Üçümüzün en sevdiğim anlarından biriydi o. tanımış ve beraber yaşamış olmaya sevinmek şu an çok zor. Gene de bu iki karakterin hayatının bir parçası olduğum, şehirde doğup büyüyen bir çocuk olarak bana toprağa değme, salatalık ekme, ağaca tırmanma (ya çalışma), sokakta oynama, civciv büyütme şansı tanıdıkları için şanslı hissediyorum.

Gıcı’yı da, Bebek’i de çok özlüyorum…

Günlük-Deneme içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Akçadağ Köy Enstitüsü Yangını

AKÇADAĞ KÖY ENSTİTÜSÜ YANGINI

Merhaba,

Benim de bitirdiğim Akçadağ İlköğretmen Okulu, yani Akçadağ Köy Enstitüsü yine bir yangına maruz kaldı. 

Köy Enstitüsünü 1949 yılında bitiren, okulun hemen yanındaki Karapınar köyünden olan Sayın Ali Doğan’ın yazısını sunuyorum.

Saygılarımla…

MALATYA’DA 100 DÖNÜMLÜK ALAN KÜL OLDU 800 ÇAM AĞACI VE 4 LOJMAN TAMAMEN YANDI

FOTO: HASAN ERYILMAZ (MALATYA-İHA)

AKÇADAĞ KÖY ENSTİTÜSÜ YANGINI

16.08.2016 tarihinde Akçadağ Köy Enstitüsü şimdiye kadar görülmemiş bir yangına duçar oldu. Yangın yerine gittiğimde Malatya Müze Müdürlüğünden üç eleman gelmiş ve rapor hazırlıyorlardı. Yaptığım mülakattan; onlara yangın çıkmadan önce gelip buraya sahip olsaydınız bu yangın olmazdı. Yabancı ülkelerde olsaydı, burayı müze yaparlardı. Buranın kurucusu olan müdür Şerif Tekben’in heykeli önüne dikilir ve iki bekçi ile teminat altına alınırdı. Ve öyle olması lazımdı. Orada eskiden kalma iki üç bekçi vardı, ancak oranın elektrik ve suyu kapalı olduğundan mübrem ihtiyaçlarını karşılayamıyorlardı. Gece bekleyip gündü evlerine çekiliyorlar duyumunu aldım. Gündüz gittiğimde bekçiler haklı olarak yoklardı.

Orayı Kayısı Araştırma’ya tahsis eden makam yetkili bekçilerle kontrol altına alınabilirdi. Bekçiler Karapınar köyünden iki kişi ile kontrol altına alabilir. Akçadağ ilçesinde veya diğer bir yerden alınacak bekçi faydalı olmaz.

1949 Akçadağ Köy enstitüsü mezunu 87 yaşında emekli bir öğretmenim ve Karapınar köyü halkından biriyim. Yedi yılını çocukluğuma sayarsam 80 yılımı orada geçirdim. Oranın kuruluşundan bugüne kadar her şeyini bilen bir kişiyim. 1940’larda köylerden kıl çadır toplandı ve o düz yazıda çadırlar toprağa açıldı. Akçadağ ile merkezinde olan öğrenci ile oraya getirildi. Kıl çadırlarda yeme içme, tuvalet ve mübrem ihtiyaçlar karınca kaderince o çadırlarda giderildi. Yemek tabak ve kaşıklar karavana içinde üçer üçer kişiler arasında münavebe ile yemek yerlerdi. Daha buraya sığmayacak nice zorluklara şahit oldum. Kalitesiz tarım öğretmenleri orada 10 bin kayısı ağacını Köy Enstitüsü düşmanlığı ile hızar altına alarak yok ettiler. En büyük yolsuzluğu bir müdür, bir tarım şefi ve bir spor öğretmeni ile Tunceli kökenli ilçe kaymakamı yaptı. O güzelim binaları yıkarak Akçadağ’ın dağ köylerine, sanki taş yokmuş gibi yülüyerek gönderdiler.

Yaptığım inceleme neticesinde şu kanıya vardım. Yangın okulun içinden geçen 10 metre genişliğinde yolun iki yanına ateş atılmış ve okulun tümünü yakmışlar. Şimdiye dek üç dört defa yangın vuku buldu. Köy Enstitüsünde kalan ve öğretmen lokali ve postane tümden yakılmış, karşı tarafta bir öğretmen evi de yakılmış ve taş duvarlar da yangının üstüne yıkılmış. Dikkatimi çeken olay; her ne kadar burada kundaklanan binalar Akçadağ Köy Enstitüsü tarafından yapılmış olan binalardır. Öğretmen Okulu olduktan sonra yapılan binalar sağlam olarak yerinde durmaktadır. Yapılacak tetkik ve incelemede bulunduğum takdirde gerekli izahatlarda bulunabilirim.

Bu yapılan sabotaj Köy Enstitüsü düşmanlığı ile yapıldığı kanaati bende uyandı. Şimdi bu yukarıda yazdığım gerekçeler göz önüne alınarak Ankara Köy Enstitüleri Vakfı ve ilgililerini bu konuya dair ilgilerini bekliyorum. Bir heyetle Akçadağ Kaymakamlığı ve Malatya Valiliğini ziyaret ederek bundan sonra vuku bulacak olayları önlemeye davet ediyorum. 19.08.2016

Ali DOĞAN

Emekli Öğretmen

 Adres:

Bostanbaşı Mah. Çiftlik Sok.

Özpolat Sitesi Yağmur Apt. K: 2/12

Telefon: 0542.6044344

Haberler ve politika içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

“UYGARLIĞIN YARATICISI KADINDIR”

“UYGARLIĞIN YARATICISI KADINDIR”

6

Süleyman ÖZEROL

Tarihçi HEİCHELHEİM, “Modern kapitalizme varıncaya kadar, bütün uygarlığın temelinde tarım yatar” der. Tarımın insan yaşamı için ne kadar önemli ve gerekli olduğu kuşkusuz bir gerçek. Çünkü insanın yaşaması tarıma, yani beslenmeye bağlı.

Başka bir tarihçi Gordon CHİLDE tarım ve hayvancılıkla insanoğlunun büyük bir aşama kaydettiğini dile getirir: “Tarım ve hayvancılıkla insan; besin arama zorunluluğundan kurtulup, kendi yaratma aşamasına geçer. Bilim adamları bu şamaya, ‘Neolitik Devrim’ adını veriyorlar.”

Ernest MENDEL’e göre ise, tarımı kadınların bulduğu kabul edilir. Evin çevresinde meyve toplamakla uğraşan kadın, meyve çekirdeklerini ekmeye başlayarak tarımı bulur. İlkel topluluklarda kadın üstünlüğü ve anaerkil düzen tarımın doğuşunda kadınların oynadığı role bağlanır. Türklerin tarihinde de kadınların üstünlük durumlarından söz edilir. Doğan çocuklar babanın değil ananın soyadını alırlar. Kadınların devlet işlerinde de etkin olduğu anlaşılır.

Medeni Yasa’da her ne kadar, “Erkek evin reisidir” dense de, bence evin reisi kadındır. Ancak bazı düşünceler kadını yok saymaktadır. Kafes ardına, çarşaf içine, erkeğin gölgesine sokmak için tüm gücünü kullananlar var. Aile kurumunun  temel direği olan kadının “Soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” konumundan kurtulmaması için onu eğitimden bile yoksun bırakmaya çalışmaktadırlar.

İnsanın yetişmesindeki yeri ve önemi çok büyük olan kadının, yaşamın her alanındaki emekçi ve üretken işlevini bir yana bırakarak; yalnızca 8 Mart’ta onları anmanın anlamı yoktur. Uygarlığın temeli olan tarımı kadınlar buldu. Öyleyse, “Uygarlığın yaratıcısı kadındır” diyebiliriz. Uygarlığı yaratan kadını bir güne sığdırmak mümkün değildir. Çünkü Atatürk’ün dediği gibi, “Dünyada her şey kadının eseridir.” 2

2 Malatya Yorum Gazetesi, 9 Mart 1999

Günlük-Deneme içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Ankara Malatyalılar Derneğinde “Çarşı Çarşı Anadolu” Programı Çekimi

Ankara Malatyalılar Derneğinde “Çarşı Çarşı Anadolu” Programı Çekimi

IMG_2856 IMG_2860

Ankara Malatyalılar Derneğinde “Çarşı Çarşı Anadolu” Programı Çekimi 27 Nisan 2016 günü yapıldı.

Malatya’da uydudan yayın yapan Türkiyem TV’nin sürekli programlarından “Çarşı Çarşı Anadolu” programında yayınlanmak üzere Ankara Malatyalılar Derneğinde çekim yapıldı. Programı hazırlayan ve sunan Cumali Duman, yarın da Ankara’nın çeşitli yerlerinde çekimlerini sürdürecek.

Derneğin salonunda yapılan çekimde, Kenan Şahbudak ve Hüsnü Yelbay’ın şefliğini yaptığı  Ankara Malatyalılar Derneği Korosu çekim süresinde çeşitli Malatya türkülerini seslendirdiler.

Koro elemanları ve salonda bulunanlar görüş ve düşüncelerini ileti olarak -daha çok da memlekete selam gönderme biçiminde- dile getirdiler.

Ankara Malatyalılar Derneği Başkanı Battal Yıldız yaptığı konuşmada dernek çalışmalarından söz ederken Malatya kültürünü başkentte yaşatmaya ve temsil etmeye çalıştıklarını belirtti. Diğer yandan Malatya Dernekleri Federasyonu kurulması düşüncesini dile getirdi. Yıldız, on beş dernek ile görüşmelerin sürdüğünü yakın zamanda bunu gerçekleştirmek istediklerini de söyledi.

Ankara’da bulanan Malatyalı dernek yöneticilerinin de katıldığı, derneklerin birlikteliğine vurgu yapıldığı, türkülerin ağır bastığı çekim yine türkülerle sürdü ve türkülerle sona erdi.

Çekim ekibi Ankara çekimlerini Anıtkabir başta olmak üzere pek çok yerde sürdürecek. Programın Mayıs ayı ortalarında yayınlanması bekleniyor.

halk müziği, KÜLTÜR-SANAT-YAZIN HABERLERİ içinde yayınlandı | Yorum bırakın

BALAN-DER, Akçadağ Köy Enstitüsü Alanının Malatya’da Açılması Planlanan İkinci Üniversite İçin Verilmesini İstiyor

BALAN-DER, Akçadağ Köy Enstitüsü Alanının Malatya’da Açılması Planlanan İkinci Üniversite İçin Verilmesini İstiyor01072012635

75353_101960309874991_8071185_nBalıyan köylerinin  derneği olan BALAN DER, kapatılan Akçadağ Köy Enstitüsünün devamı olan Akçadağ İlköğretmen Okulunun ve Akçadağ Anadolu Öğretmen Lisesinin tamamen kapatılması üzerine bir açıklamada bulundu. Dernek, Balıyan köylerinden Cevizpınar ve Karapınar köylerinin eğitim amaçlı bağışladıkları  4 bin dönüme yakın arazi üzerine kurulmuş olan okulun  yerinin Malatya’da açılacak olan yeni bir üniversiteye verilmesi talebinde bulundu. Konuya önderlik eden Köy Enstitülü Ali Doğan’ın girişimi sonucu dernek talebini yazılı olarak basına bildirdi. Köy Enstitülerini  kuruluş günü olan 17 Nisan’da Akçadağ Köy Enstitüsünde basın açıklaması yapılacaktır. Kamuoyu oluşturmak ve kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla yapılan açıklamayı sunuyorum.

Malatya’da açılması planlanan ikinci üniversitenin bu topraklar üzerinde kurulması isteniyor

17 Nisan 1940 Tarihinde kurulan Malatya/Akçadağ Köy Enstitüsü’ne, Kırlangıç (Karapınar+Cevizpınar) köylüleri toplam 3160 dönüm araziyi “eğitim amaçlı” kullanılmak üzere verdi. Bu arazi üzerinde Enstitülü öğrenciler ve öğretmenler kısa bir süre de binaları, uygulama ve tarım alanları, meyvelikleri, bağları ile bir cennet yarattılar. Uygulanan politikalar sonucunda Enstitü, İlköğretmen okuluna, ardından öğretmen lisesi ve son olarak Anadolu Öğretmen Lisesine dönüştürüldü. 10-15 yıldır Anadolu Öğretmen Lisesi olarak eğitim sürdürülürken, yerel siyasetin aktörleri iktidar gücünü de ardına alarak, okulu Akçadağ merkeze taşıdılar. Böylece binaları ve 3160 dönüm arazi atıl durumda bırakıldı.

Son yıllarda uygulanan özelleştirme ve kamu arazilerinin satışı siyasi çevrelerin ve onlara bağlı rantiyecilerin iştahını kabartmaktadır. Arazinin haraç-mezat satılmasını istemeyen BALAN-DER, Malatya’da açılması planlanan ikinci üniversitenin bu topraklar üzerinde kurulması için kamu oyu oluşturmak amaçlı bir imza kampanyası ile yaklaşık 5000 imza topladı. Yerel basını, siyasi partileri, sivil toplum kuruluşlarını, il ve ilçe yönetimlerini, köy enstitüsü vakıf ve derneklerini, Eğitim Sen’i durumdan haberdar etti. En son 17 Nisan 2016 günü Akçadağ İlköğretmen okulunda bir basın açıklaması ile mücadelenin startını vermeyi planlayıp, demokrat kamuoyundan destek beklemektedirler.

Desteğimizi esirgemeyelim, saygılar…

Haberler ve politika içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın

Malatyalılar Derneği Gençlik Kolu Toplandı

  • Anka2016-02-27 19-39-35-vertra Malatyalılar Derneği Gençlik Kolu ikinci dönem ilk toplantısını gerçekleştirdi. Gençler, gençlikten sorumlu yönetim kurulu üyesi Neriman Toper ve dernek müdürü Yusuf Gül ile birlikte Yakamoz Diplomat lokantasında bir araya geldiler.

    Neriman Toper, 50’nin üzerinde iletişim halinde olduğumuz öğrencimiz var var. Öğrencileri Ankara’da tanıştırmayı, kaynaştırmayı, sorunları varsa çözüm getirmeyi,  yurt sorunları ile burs sorunlarını çözmeyi amaçlıyoruz. 15 öğrenciye şu an burs veriyoruz bu bursları Malatyalı iş adamlarımızdan sağlıyoruz. Buradan iş adamlarımıza teşekkür ederiz. Amacımız dernekte bir aile ortamı oluşturmak, bunu da başardık. Çünkü toplantılarımıza gelen öğrenciler isteyerek geliyorlar ve mutlu bir şekilde ayrılıyorlar. Hedefimiz daha çok öğrenciye ulaşmak.

    2015-2016 öğretim yılı birinci döneminde yapılan etkinliklerimiz oldu. Öğrencilerle aldığımız toplu karar her hafta dönüşümlü bir hafta salı bir hafta Perşembe saat 16.00’dan sonra dernekte sohbet yapılacak durumun akışına göre de etkinlik yapılacak.

    Yaptığımız etkinlikler:

    10 Ekim 2015 dernekte tanışma çayı yapıldı

    18 Ekim 2015 Papazın bağında sohbet edildi

    24 Ekim 2015 Hamamönü Matrak Cafe toplandık

    12 Aralık 2015 Hamamönü Ata Konağı Sabah kahvaltısı yaptık

    Dinlenme tatilinde de Malatya’da bir araya geldiler.

    Malatya’da 27 Ocak 2016 Hasbıhal Cafe ve 5 Şubat 2016 Malatya AVM’de  Bowling Salonunda toplandık. Dernek dışında da zaman zaman gruplar halinde bir araya gelen Malatyalı öğrencilerin etkinlik takvimleri sınav dönemlerine göre düzenleniyor…”

    27 Şubat 2016 günü, Araştırmacı-Gazeteci Süleyman Özerol, gençlerin konuğu olarak katıldı. Onlara çalışmalarından, yapıtlarından, Malatya kültürü ile ilgili derleme ve araştırmalarından söz etti.

    Ankara’da bulunan Malatyalı öğrencilerin Facebookta “Ankara’da Okuyan Malatyalı Öğrenciler adlı” grupları ile “Ankara Malatyalılar derneği Gençlik Kolları” adlı sayfaları var. whatsap grubu var Öğrenci temsilcisi Alican Pektaş, yardımcısı Büşra Altınöz…

    Alican Pektaş şu açıklamada bulundu.

    “2015-2016 Okul dönemi 2. Yarıyıl ilk etkinliğimizi gerçekleştirdik. Etkinlikte Çağrı Sarıoğlu arkadaşımız gitar çaldı ve hep beraber şarkılar, türküler söyledik. Katılan arkadaşlar ile önümüzdeki günlerde yapılacak olan etkinlikler için fikir alışverişi yaptık. Konuğumuz olan, Araştırmacı-Gazeteci Süleyman Özerol abimize, Restoranında bizlere özel olarak hizmet veren Hasan Alıcı abimize ve katılan tüm öğrenci arkadaşlarımıza teşekkürlerimizi iletiyorum.”

    Ankara Malatyalılar Derneği Gençlik Kolu önümüzdeki günlerde iki etkinlik gerçekleştirecek.

    12 Mart huzurevi ziyareti

    30 Nisan 2016 gençlik eğlencesi pikniği

    m.dö.d-crop       m.dö.d

HABERLER içinde yayınlandı | ile etiketlendi | Yorum bırakın