TÜRKÜ: ŞİİR VE MÜZİĞİN KUCAKLAŞMASI

TÜRKÜ: ŞİİR VE MÜZİĞİN KUCAKLAŞMASI

 

Süleyman ÖZEROL/Araştırmacı-Gazeteci

 

Prof. Dr. İlhan Başgöz ile 1986 yılında köyüm Ballıkaya’da tanışmıştık. ABD’de İndiana Üniversitesinde Ural-Altay Dilleri ve Folklor Enstitüsü’nde profesör ve üniversite Türkçe programının direktörüdür kendisi. Aynı zamanda Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı öğretim üyesidir. Hüseyin Şahin ile birlikte hazırladığımız Arguvan Türküleri kitabımızı göndermiştim, 2007 Şubatında aradığında aldığını ve teşekkür ettiğini iyi bir biçimde okuyup-incelediğini; özellikle katmalar bölümünden yararlandığını belirterek teşekkür etmişti.

1 Ağustos günü köyden Malatya’ya geldiğimde kargodan bir gönderi bildirimi üzerine gittiğimde paketin içinden “Türkü” çıktı. Türkü, İlhan Başgöz’ün Pan Yayınlarından Nisan 2008’de çıkan yeni kitabının adıydı. Teşekkür etmek için kendisini birkaç kez aradım, en sonunda 5 Ağustos günün Celal Yalvaç’ın yanında otururken aradığımda ulaştım ve teşekkür ettim. “Asıl ben size teşekkür ederim. Cumhuriyet aydınlanması yolunda çalışmalarınızı duyuyor ve yazılarınızı izliyorum, kutluyorum” dedi. Ben de kendisini ve yanımda bulunan Celal Yalvaç gibi büyüklerimi örnek alarak hareket ettiğimi söyleyerek teşekkür ettim.

Prof. Başgöz, türkü hakkında Türkü’nün arka kapağında şunları yazmış:

“Türkü, gerçekle hayali, sağ düşünce ile rüyayı, sözün ve ona koşulan sazın dili ile birleştiren şiirdir. Bu şiir ve müzik kucaklaşması, bir yanı ile size kanat takar, gökyüzünün mavi yüceliklerine ağar. Tatlı bir ses, güzel bir dil ve ince bir tel sizi kirden pastan arıtır, yunursunuz, acerlenirsiniz, yeğnimiş hissedersiniz kendinizi eğer türküyü seviyorsanız.”

Prof Başgöz kitabına kısa bir önsözden sonra Folklora Emek Verenlere Saygı başlığı altında halk kültürü ve halk kültürüne hizmet edenlerle ilgili düşüncelerini dile getirmiş; gönüllü kültür araştırmacılarını minnet ve saygıyla andığını belirterek çalışmasını onlara armağan etmiş. Halk Türküsü: Gerçekle Hayali Birleştiren Şiir başlığı altında ise çalışmasının âşık türkülerini değil anonim türküleri kapsadığını belirtmiş; Türkülerde ana nakışın gurbet ve gariplik olduğunu vurgulayarak da bir gruplama yapmış:

* Törenlere ve işlere bağlı ezgiler

* Âşıkların adlarına bağlı ezgiler

* Yer adlarına bağlı ezgiler

* Ezginin özelliğine bağlı adlar

* Uluslara ve etnik gruplara bağlı ezgiler

Mapushane damlarına düşünce bile türküyü, sadık bir dost gibi koğuşlarımda bulduğumuzu, bu türküler ile ilgili düşüncelerini Hapishane Türküleri bölümünde anlatmış.

Askerde, talimde, siperde de bizden ayrılmayan türkülerin askerliğin iyi kötü, zaferli bozgunlu günlerde de bizimle beraber acımıza, sevincimize, zaferimize, bozgunumuza ortak olduğunu Askerlik Türküleri başlığı altında irdelemiş.

Türkünün bize beşikte de arkadaşlık ettiğini, ninnilerde en çok annenin çilesinin konuştuğunu belirten Başgöz’ün üzerinde durulması gereken bir belirlemesini birlikte okuyalım:

“Ama bu yeni kuşağın çocukları için doğru değil. Onlar ninnilerle büyümedi. Bunun için ninnilerdeki ana sesinin, ana sütü kadar tatlı, ana sütü kadar sıcak, ana sütü gibi huzur verici olduğunu bilmez.”

Ölüm veya benzeri bir felaket üzerine yakılan türküler olan Ağıtlar’ı, “Bir yas töreninin sözle ifade edilen parçası” olarak nitelemiş.

Ekin kaldırırken, halı dokurken, el değirmeni ile bulgur çekerken, dibekte kahve döverken, pullukla çift sürerken söylenen, gerçek anlamıyla işe bağlı olan İş Türküleri’ne ninnileri de eklemiş.

Maniler’i, halk edebiyatımızın en yaygın ütünü olarak belirtmiş.

Türkülere yeni bir anlam yükleme kaygısı ve çabasının doğurduğu olguyu Türkülerde Anlam Kayması diye adlandırarak açıklamış.

Türkülerdeki sözcük, dize, dörtlük değişimlerini ve birçok türküde benzerlikler bulunduğunu Türkülerde Kalp Sözler, Kalıp Dizeler başlığı altında irdelemiş ve bunu Sözlü Formüller diye de adlandırmış.

Gündemde hep var olan türkülerin özgün yapısının bozulması olayını, Türkülerde Bozulma Metni ve Yeniden Düzenleme başlığı altında irdelemiş.

Türkülerin İşlevi, türkülerle ilgilenenlerin mutlaka okuması gereken bir bölüm…

Kitabın her bölümü örneklerle desteklenmiş, karşılaştırmalı açılamalarla pekiştirilerek sunulmuş. Türkü ve mani örneklerinin ardından Ahmet İnam’ın Hayatta Türkü Olup Duran başlıklı yazısı konuyla ilgili bir örnek olarak verilmiş. Son bölümde de kaynakça yer almış. Kitap 13,5 x 19,5 cm boyutunda ve 191 sayfa.

Kitabın bazı türkü örneklerinde, katmalarla ilgili bölümde Arguvan türküleri kitabımızdan alıntılar yapılmış. Kitabımız Malatya’dan verilen tek örnek. Ayrıca türkülere örneklerde “Kara Erik Çağala” Ahmet Caferoğlu derlemesi kaynak gösterilerek verilmiş.

Cumhuriyetle yaşıt, cumhuriyet döneminin en değerli bilim adamlarından olan Prof. Dr. İlhan Başgöz’e hala ürettiği için daha çok saygı duyduğumu belirtirken, Türk Halk Edebiyatı ve türküler alanında uğraş verenlere, türkü sevenlere Türkü’yü salık veriyorum.

 

9 Ağustos 2008 Malatya  
Reklamlar

About incedusunceler

SÜLEYMAN ÖZEROL Emekli Öğretmen-Gazeteci 1 Kasım 1953 tarihinde Malatya Hekimhan Ballıkaya (Mezirme) köyünde doğdu. Babası Hasan, annesi Zehra’dır. İlkokulu kendi köyünde okudu. Akçadağ İlköğretmen Okulunu 1972 yılında bitirdi, Urfa ve Malatya’da çeşitli okullarda görev yaptı, 1998’de emekli oldu, aynı yılın Haziran ayında Malatya Yorum Gazetesi yazı işleri müdürlüğünü yürütmeye ve anı, öykü, makale türü haftalık yazılar yazmaya başladı. İlkokul yıllarına dayanan şiir ile ilgisi öğretmen okulunda ve mesleğinin ilk yıllarında yoğunlaşmıştır. Resim yapar, bağlama çalar ve türkü söyler. Malatya’daki bazı radyo ve televizyonlarda programlara katıldı, programlar yaptı. Halk kültürü ve edebiyatı alanında yoğunlaşan uğraşılarını derleme, araştırma ve incelemelerle zenginleştirmeyi sürdürürken panel, konferans ve benzeri etkinliklere katılmaktadır. 1988 yılından itibaren de binlerce sayfayı bulan halk kültürü ile ilgili çalışmaları, makaleleri, ölçülü ve serbest şiirlerinden bazıları çeşitli gazete ve dergilerde, kitaplarda ve Internet sitelerinde yayınlanmaktadır. Çalışmaları kültürel derleme-araştırma ve incelemeleri Arguvan-Hekimhan yöreleri ağırlıklıdır. Malatya kültürüne ve toplumsal yaşamına katkılarından dolayı Malatya Gazeteciler Derneği (MAGDER) tarafından ödüllendirilen 14 kişiden biridir. (14 Mart 2004). Folklor Araştırmaları Kurumu tarafın-dan 2005 yılında Türk Folkloruna Hizmet Ödülü’ne layık görülmüştür (24 Aralık 2005-Ankara). Tamam Hanım ile evli olup Ozan (1975) Gül (1977) ve Yazar (1983) adlarında biri kız üç çocuk babasıdır. Derleme, araştırma, program çalışmalarını, Malatya Yorum gazetesi ve Arguvan Yolu dergisi yazı işleri müdürlüğünü sürdürmekte, 2001 yılından buyana kışları Ankara’da, yazları Malatya’da (Ballıkaya) oturmaktadır. Hakkında, Sultan Kılıç tarafından “Tek Kişilik Ordu” adlı ince-leme yazısı Arguvan Yolu dergisinde; Alpaslan Karabağ tarafından ozanlık geleneği ile ilgili yapılan çalışma "Sazın ve Sözün Sultanla-rı/Yaşayan Halk Şairleri-X" (Fatma Ahsen Turan-Ayşe Oğuzhan Börekçi) adlı kitapta yer aldı. Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi, Geçmişten Günümüze Malatyalı Şairler, Hekimhan Şairleri gibi çeşitli kaynaklarda yaşamöyküsü ve çalışmalarından söz edilmiştir. Yayınlanmış Kitapları 1. Televizyonu Nasıl Buldum: Anı-Öykü, Malatya 1999 2. Arguvan Türküleri-Halkbilimsel Bir Araştırma Denemesi: Hüseyin Şahin ile birlikte-Derleme-İnceleme, İstanbul 2004 3. Dirençli Eğitimci Örgütçü Araştırmacı Hasan Nedim Şahhüseyinoğlu: H. Nedim Şahhüseyinoğlu’nun Yaşamöyküsü, Ankara 2009 4. Babamın Şiirleri: Hasan Özerol’un Şiirleri, Malatya 2009 5. Vayloğ Dede/Yaşamı ve Hakkındaki Anlatımlardan Bazıları: Ankara 2012 6. Hekimhanlı Ozan Kul Emici/Yaşamı Sanatı Şiirleri: Malatya 2013 7. Bir Deli Rüzgâr/Şemsi Belli İle İlgili Yazılar: Ankara 2015 8. Ah İle Âmânı Dağlara Saldık: Şiirler, Ankara 2015 9. Ters Site/Kalbi Sağda Atanlar: Sage Yayınları, Ankara 2016 10. Zülfukar Sezen/Yarım Yüzyılı Aşan Sanatından: Ankara 2016 10. Ters Site/Kalbi Sağda Atanlar: Ankara 2015 11. Zülfukar Sezen/Yarım Yüzyılı Aşan Sanatından: Ankara 2016 12. Babamın Askerlik Günlükleri: Ankara 2016 13. Gelmedin Leylim: Ankara 2017 14. Başkavak Köyü Derlemeleri-Araştırmaları Kitap Bütünlüğündeki Çalışmalarından Bazıları Bir Gün Uyandığında (Şiir), Yenilenen Köy Ballıkaya (Köy İnce-lemesi), Anıya Benzer (Anı-Deneme Notları), Âşık Yoksuli (Yaşamı-Sanatı), Merhaba Gülü (Metin Özer İle İlgili Yazılar), Ballıkaya Köyü ve Çevresinden Âşıklar-Şairler (Derleme), Hekimhan Müzik Kültürü, (İnceleme), Kömürhan Köprüsü Nereye Bakar? (Kültürel Yazılar), Radyo Fon Programlarım, Halk Ozanları Kültür Derneği Tarihçe Çalışması, Başkavak Köyü Derlemeleri, Gürgür Dede, Ballıkayalı Öğretmenler, Babamın Yazdıkları (Haan Özerol’un Anıları)…
Bu yazı Kitap Tanıtımı içinde yayınlandı ve , olarak etiketlendi. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

3 Responses to TÜRKÜ: ŞİİR VE MÜZİĞİN KUCAKLAŞMASI

  1. zekeriyya dedi ki:

    Kara Erik ÇağalaYöresi : ElazığDerleyen : Abdullah Tunç Söz : Kara erik çağalaYe ki yaran sağalaHangi kitap yazirBen sevem eller ala(Nakarat)Oy nedem nedem nedemOy nedem nedem nedemYar seni alam gidemEvi barkı terkedemYarin kolunda şeveKim odur yarim seveAcep o gün olur muAlam götürem eveNakarat KARA ERİK ÇAĞALA TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ Harput’ta yaşantı artık tek düzelikten çıkmıştır. On dokuzuncu asrın sancılı günleri en acımasız ve en tipik tarihi olaylarını yaşanmaktadır. Henüz harbin yaraları çok tazedir ve yaralar kanamaktadır. Yıllar yılı debdebelerle geçmiş olan Harput yaşantısı üzerine bir kâbus çökmüştür. Birkaç yıl öncesine kadar hiç kimse ne olup bittiğinin farkında değildir.Bir İmparatorluğun bitişine şahit olduklarının bilincinde değillerdir. Ne Harput ve ne de Harputlu’ lar , Harput\’un bittiğini gün be gün tükendiğini yeni yeni fark etmektedirler. Her geçen gün Harput’ tan bir şeyler kopartmakta, bir şeyler götürmektedir. Harput ahalisi yavaş yavaş Mezraya bir göç telaşı içine girmişlerdir. Dünya Sosyoloji tarihinde eşine ender rastlanılır olaylar Harput’ta cereyan etmektedir ki, kocaman bir şehir ahalisi evlerini kendi elleri ile yıkıp, aşağıdaki ovaya, mezraya göç yaşamaktadır. Hiç kimse de bu işe akıl sır erdirememektedir. Bazı devlet memurları da, tayin isteyip gitmektedirler. Rahmetli babam Yusuf BİCAN, o yıl on altı yaşındadır. Harput’ta bu göç hareketi sürdüğü sıralarda, babam da düzenli olarak atı ile mezraya gidip, işlerini halledip tekrar Harput’a dönmektedir. (Ben, o yıllarda yaşanan bu sevda olayını, babam bir arkadaşına anlatırken dinleyip şahit oldum. Babamın çok sevip saydığı Hamedili Veli Efendi adında bir arkadaşı vardı. Onun için, ‘Veli, insanın namusunu emanet edebileceği bir dosttur.’ derdi. Veli Efendi bir gün babamı ziyarete gelmişti. Evimizin bahçesinde oturuyordu. Annem çay yapmış, ben ise çayları dolduruyordum. Tarih 25 Nisan 1966, -iki gün önce 23 Nisan Bayramına katılmıştım, oradan hatırlıyorum- erikler çiçek açmıştı.) Veli efendi, erik çiçeklerine bakarak “Yusuf, bu kaçıncı erik çiçekleri?” deyiverdi. Babam, “Kırk yedi…” derken gözlerinden bir damla yaş düştü. Şaşırmıştım, babam durduk yere neden hüzünlenmişti. Veli efendi, “Hele anlat, nasıl olmuştu o iş?” dedi. (Babam anlatırken sanki ben orada yokmuşum gibiydi. O sadece Veli efendiye anlatıyordu. Çünkü çocukların yanında aşk meşk hikayeleri anlatılmazdı. Çok merak etmiştim. İyi ki de dinlemişim. O gün çok hoşuma gitti. Hiç mi hiç unutmadım. Bundan sonrasını babam şöyle anlattı.) “Veli, yaşım atmış üç oldu. Olayın üzerinden kırk yedi yıl, evet, tastamam kırk yedi yıl geçti. Erikler, tam kırk yedi kere meyve verdiler, çoğu kuruyup gitti. Her günkü gibi, bizim beyaz ata binmiş Mezre’ye gidiyordum. Harput’un çıkışındaki çıkmalı evin pencere camı birkaç kere çalındı. Hem de o kadar şiddetli ki, cam kırılacak gibiydi. Bakıp bakmamakta tereddüt ettim. İçimden bir ses, dönüp bak, dedi. Dönüp bir baktım ki, ne göreyim, bir ay parçası, bir huri kızı, başından oyalı yazması kaymış, bir çift yeşil gözle gülüyor. Eliyle ‘gel gel!’ diye de işaret ediyor… Deli olacağım. Sabahın bu vaktinde rüya mı, hakikat mı farkında değilim. Harput gibi bir yerde, çok ender rastlanabilecek bir durumdu. Bir kızın böyle serbest, böyle özgürce hareket etmesi pek normal karşılanmazdı… Yaklaştım atı pencerenin altına çektim. ‘Yusuf!’ dedi. Adımı bile biliyordu. Ama ben, daha önce onu hiç görmemiştim. Gözlerim, gözlerine takılı kalmıştı. Dilim tutulmuştu. O konuşuyor, ben dinliyordum. Ama cevap veremiyordum. Nutkum tükenmişti. İçine düştüğüm o iki yeşil göz, beni esir almıştı. Kız, sarı ipek saçlarını da hiç gizlemiyordu. O an, o sarı ipek saçların bir ömür boyu, boynuma dolanıp kalacağını bilmiyordum. Dalıp gitmiştim… ‘Yusuf, al sana bir kara erik yolda yersin’ dedi. Eriği aldım. Erik değil, sanki gökteki dolunayı bana vermiş gibiydi. Alıp mendilimin içine koydum. Sonra ‘Yusuf, beni buradan al. İstersen dünyanın ötesine gelirim. Ama beni mutlaka al. Yeter günlerdir yolunu beklediğim. Dün gece uyumadım, bekledim sabaha kadar .Uykuda kalırsam seni göremem diye çok korktum…’ dedi. Sadece, ‘Peki peki, tamam…’ diyebildim. Ah bu cahil kafam, niye acele edip de, o gün alıp gitmedim. O gün Mezre’ye de gitmedim. Atımı eve çevirdim. Meydan mahallesine bir rüzgâr gibi girdim. Anam, Pembe Hanım, pencereden görüp korkmuş. Yusuf niye böyle telaşla erkenden geri döndü diye. Hemen aşağıya, kapıya inmişti, ‘Oğlum, hayrola. Bu halin ne böyle?” dediğini duyar gibiyim. ‘Ana’ dedim ‘gir içeri kapı ağzında anlatamam. Ben bittim.’ Anamın gözleri büyüdü birden. ‘Hayrola ne var oğul’ dedi. Bir solukta olanı biteni anlattım. Anam kahkahalarla gülmeye başladı. Ben bu defa anama kızıyordum. İşin ciddiyetini anlamamış gibi davranıyordu. ‘Ana, gülmeyi bırak. Eğer o kızı yarın bana istemezseniz şu Harput Kalesi var ya; giderim, oradan kendimi aşağıya atarım. Bütün Harput da bana ağlasın, sen de ağla.’ dedim. Anam, ‘Delisin sen.’ dedi. ‘Bir kız için insan kendini kaleden mi atarmış; o kız senin gadan ala oğul, bir çaresine bakarız.’ derken işin ciddiyetini de anlamıştı. Anam da, ben de, sabaha kadar yatamamıştık. Anam endişe duymuştu. Bense hayaller ülkesindeydim. Sabaha kadar düğünümüzü hayal ettim. ‘Yusuf beni buradan al!..’ sözü sabaha kadar kulaklarımda çınladı durdu. Anam konuyu babama açtığında, babam pek önemsememiş. Kızın ailesini, babasını çok yakından tanıdığını, memur Mehmet Efendi’nin kızı olduğunu, bize de münasip bir gelin olabileceğini belirtmiş. Lâkin işlerinin o günlerde çok yoğun olduğunu; Halep’e külliyetli miktarda gön ve tabaklanmış hayvan derisi göndermesi gerektiğini, askeriyenin ayakkabı ihtiyacının çok önemli olduğunu falan söylemiş. Bense, bu arada, geçen üç günümün, üç asır gibi geçtiği biliyorum ama sonradan bir ömre bedel olacağını bilmiyordum. Dördüncü gün; babamın yüzüne bakarak -o devirde bir evlât babasına böyle bir konuda asla bir şey söyleyemezdi- ‘Baba, benim işim ne oldu?’ dedim. Babam, şöyle cevapladı: ‘Galiba geç kaldık. Mehmet Efendi’nin tayini Payitaht’a çıkmış. Üç gün önce gitmişler…’ Gök kubbe başıma düşmüştü. Başım dönüyordu. Yine dilim tutulmuştu. Öylece babamın yüzüne bakıyordum. Babam durumumu görünce sarsıldı. ‘Demek bu kadar önemliydi.’ dedi. Yüzümü öptü. ‘Sana çok daha güzel bir eş alacağım, merak etme; unutursun bu günleri, sonrada gülersin haline.’ diyerek elimden tutup yukarıya çıkardı. Divanın üstüne abanmış ağlıyordum. Babam ‘Hiç görülmemiş bir şey…’ dedi. Babamın cevabı kulaklarımda çınlıyordu; ‘Onlar gitti, şimdi üç günlük yoldalar…’. Üç günlük yol nedir ki, bilmiyordum. Sandım ki, dünyanın öteki ucuna gitmiştiler. Oysa, olsa olsa Kömürhan Köprüsü’nü ya geçmiştiler, yahut oradaydılar. Bu günkü aklım olsaydı, gider bulurdum onu. Niye biliyor musun? Ben ona söz vermiştim. O bana gönül vermişti. Ama o gerçeği bilmiyordu. Bilmeyecekti. Mutlaka intizar etmiştir bana.” Cüzdanından bir kara erik çekirdeği çıkardı. “İşte bana bu kara eriği vermişti. Eriği yemeye kıyamadım .Mendilimin içinde çürüdü. Sadece çekirdeği kaldı. Askere giderken de yanım da götürdüm. Tam yarım asır geçti. O nerededir şimdi? Veli kardeş, bir haber alsam, bilsem yerini, gider bulurdum. Dayayıp dizlerine başımı, derdim ki: ‘Ben sözümde durdum. Babamın da kastı yoktu. Sizin gideceğinizi nereden bilecektim…” Bu olay Harput’ta duyulmuş. Babamın arkadaşları “O eriği niye yemedin?” diye yıllarca takılıp, şaka yaparlarmış. Anlayacağınız dile düşmüş: “Kara erik çağala, ye ki yaran sağala” On altı yaşında yaşadığı ve asla unutamadığı bu olayı, elli yıl sonra anlatırken gözlerinin yaşardığını gördüğümde hayret etmiştim. Hakikaten eskinin aşkları başkaymış. Şimdi, kendisini de, yaşadığı büyük aşkı da saygı ile anıyorum… Bu olayı anlattıktan bir yıl sonra babam vefat etti. ‘Kara eriğin çekirdeği’, hâlâ cüzdanındaydı. Sonra ne oldu, ben de bilmiyorum. Ona ve Harput’un bağrında yatan tüm dostlara tanrıdan rahmet diliyorum. Derler ya: ‘Harput’ lu severse tam sever. Harput’un sevdaları bir ömür sürer.’ Bu vuslata ermemiş sevda da, bir ömür sürmüş meğer…Kaynak: Zekeriyya BİCAN Web Sayfası

  2. SÖZ dedi ki:

    Sayın Bican,Konukluğunuz ve yorumlarınız için teşekkürler.

  3. Zekeriyya Bican dedi ki:

    Aslında ben teşekkür ederim. Türk kültürü adına minnettarım. İyi ki varsınız. Saygılarımla Zekeriyya Bican

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s